Ana içeriğe atla

Kayıtlar

ÇOCUK DENİNCE, DURUP DÜŞÜNMEK LAZIM...

Bir "20 Kasım Çocuk Hakları Günü"nü de geri de bıraktık. Sessiz sedasız geldi geçti. Çocuklarımızı son derece alakadar eden bir gündemin gölgesinde kaldı: Dershaneler. Bu konu hakkında da söyleyecek çok sözümüz ve hatta ciddi tekliflerimiz var.( kim kale alır bilmem ama)Başka bir gün, başka bir yazıda inşaallah. Çocuk Hakları dendiğinde aklımıza , şiddet görmüş, zarar görmüş, savaşın ortasındaki, sokağın ortasındaki ve açlığın pençesinde ki çocuklar geliyor. Sakın bu meseleleri küçümsediğim anlamına gelmesin,ama ben dikkati evin içinde ki çocuğa çekmek istiyorum. Hani şu açta açıkta olmayan, anası babası yanında olan, yediği önünde yemediği ardında olan, okula giden çocuklar var ya işte onlara dikkat çekmek istiyorum izninizle. Dışarıdan bakıldığında hiç bir eksiği yokmuş gibi görünen çocuklar. Öncelikle biz yetişkinlerin çocuk algısını değiştirmesi lazım. Çocuk, bizlere yetişkin olana kadar elinden ve gönlünden tutmak üzere emanet olarak verilmiş bir varlıktır; malımız de...

BEN BU OYUNDAN ÇEKİLİYORUM

                                          Bir kaç gün önce, bir kaç eş dostla birlikte dışarı çıkmıştık. Oturduğum yer, İstanbul'un en sakin semtlerinden biriymiş gerçekten. Bu gezinti bana bunu bir kez daha ispatladı. Güya hava almak, hoş vakit geçirmek amacıyla çıkmıştık ama ne mümkün! Hava almak yerine havamızı aldık desek yeridir. Hafta içi olmasına rağmen birine değmeden yürünmeyen cadde ve sokaklar, tıkabasa dolu ve bunca insan bunca boş zamanı nasıl bulmuş dedirtecek kadar dolu kafeterya ya da lokantalar ve bu insanlar paralarını ne yapacaklarını şaşırmışlar dedirtecek kadar dolu dükkanlar...       Ben bu semti, lise yıllarından beri bilirdim. O zamanlar da İstanbul'un en hareketli yerlerinden biriydi, ama gördüğüm şu son manzara; İstanbul'a bir şeyler oluyor, dedirtecek cinstendi. Normal değil, hiçbir şey normal değildi. Daha sonraları dikkat ettim de sadece...
Çalakalem derler ya öyle bir çalışma...

KAYGAN, ISLAK VE KAYPAK BİR DOSTLUĞUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

<<< Ellerini aniden cebine attı adam, bir " yaşamak" çıkardı cüzdanından, bodur bozdur harca dedi arkadaşına. Döndü, gitti. Yaşadıklarını ve bu sona nasıl geldiklerini düşündü; "arkadaşlarım...arkadaşlarım..." diye sayıklarcasına tekrarladı durdu... Geçtiği her sokak, gördüğü herşey; arkadaşları...arkadaşları...Bir duvar dibi aradı, sırtını dayayıp ağlamak için. Bıraktı göz yaşlarını sel oldu, aktı. Gitti her damlayla; arkadaşları... arkadaşları...  "Her gidiş birbirine benzer" diyordu şair.  Yanılıyordu, arkadaşlıktı giden!...beraber yürüdükleri yolu gerisin geri yalnız yürüyordu şimdi. Yazdı, soğuktu. Bahardı, kar yağıyordu. Kıştı, güneş yakıyordu. Tersine dönmüştü dünya, tersine dönmüştü hayat. Tersi dönmüştü adamın, ellerini suçladı yanlış elleri tuttu diye. Elleri saçlarını yoldu cevaben.  Bir volkanın ağzındaymış gibi hissediyordu artık. Sabahladı o duvar dibinde.Ne ayakları yürümek istiyordu bir yerlere, ne gözleri görmek...

Vakit Akıllı Olma Vaktidir

       Haftalardır gezi ve Taksim meselesiyle yatıp kalktık millet olarak. Hala da aynıyız. Durum vahim yani. İlk günden beri herkes bir şeyler söyleyip duruyor. Amiyane tabirle, ağzı olan konuşuyor. Bu konuşmaların bir kısmı (özellikle gürültülü olanları) yönetim aleyhtarı konuşmalardı: kışkırtıcı, bölücü, ihanet kokan.        Muhalefet olmayı bile beceremeyen bir yığın var ortada. Bir de yönetim olmaktan söz ediyorlar, (Allah muhafaza). Cesaretlerine hayran olmamak elde değil. Aptal cesaretimi yoksa ellerini tutanlara duydukları güven mi acaba? Senaryoların biri bitiyor biri başlıyor. "Devlet" işleri kadar karışık, zor ve çetrefilli bir iş yok galiba. başta kendin olmak üzere herkese laf anlatmak zorundasın. Attığın her adımın, kurduğun her cümlenin hesabını vermek zorundasın. Yedi yirmidört hislerin, düşüncelerin ve erdemin arasında tur atmak ve her defasında erdemi seçmek zorundasın. İhtiyatlı, nazik ve uyanık olmak zorundasın. Elinizi vicda...

Kılavuzu Karga Olanın

Lafı uzatmaya,sözü süslemeye gerek yok: Ramazan geldi, hatta 10 günü geride bıraktık bile. Ramazan ayının coşkusunu gölgeleyen bir ton hadiseyle girdik Ramazan ayına. Herkes gibi benim de kafam karışık, gönlüm bulanık, kalbim hüzünlü. Hz. Adem yaratılıp ,şeytanın isyanı gerçekleştiğinden bu yana insanlık üç aşağı beş yukarı bu halde zaten. Değişen ne var diye bakıyorum, hiç bir şey.Bu "hiç bir şey"in içi öyle dolu ki... Yaşamak için yaratıldık ve dünyaya gönderildik. Ömür malzemedir, yaşamak onu kullanma şeklimizdir. Ömrü nerede, nasıl, ne için ve kiminle harcadığınızdır "yaşamak". Ömrü bir mermer olarak düşünün ya da boş bir tuval, siz de bir sanatçısınız ve açık alanda çalışıyorsunuz: hertürlü etkiye açıkkken mermere verdiğiniz şekil, tuvale çizeceğiniz resimdir yaşamak. Ömrü anlamlı yaşayıp yaşayamamak hususunda bir ton bahanemiz olabilir, dedik ya açık alanda çalışıyoruz diye. Açık alanda çalışmanın risklerini ortadan kaldırmanın yolu, gelmesi muhtemel zararla...