Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Konuşmak mı, söylenmek mi?

Bu insanlık her zaman mı böyleydi, merak ediyorum. Herkes söyleniyor. Adam gibi konuşan derdini anlatmaya çalışan, sevincini dile getiren yok. Adamakıllı konuşamıyorsunuz kimseyle. Vizelerim sebebiyle şehirlerarsı yolculuk yapar gibi, Kartal'dan Beyazıt'a mekik dokuyorum onbeş gündür. Metrodur, otobüstür, vapurdur, tramvaydır, minübüstür binmediğim vasıta kalmadı. Eee sınavlara zamanında yetişmek lazım. Bir yandan ders tekrarı yapmaya çalışırken, öte yandan ister istemez, milletin dır dırlarını dinledim durdum. "Dır dır" diyorum çünkü öyleler. Şimdi çıkıp diyebilirsiniz; "Ya hu insan her zaman da gerekli şeyler konuşmaz ki" Haklısınız, ama bu konuşmalar da dır dırlanarak yapılmak zorunda mı? Yanında biri olan yanındakiyle, olmayan da (teknoloji sağolsun) telefonuyla, bu hususta adeta bir rekor kırma gayretindeler. Öyle ya da böyle, söylenmeden yaşamayı öğrenmeliyiz. Söylenmek, sonu olmayan bir kuyuya taş atmak gibidir. Kulağı tırmalayan kapı gıcırtısıdı...

“O AN” ÇOK DEĞERLİDİR

Herkesin hayatında böyle insanlar var sanıyorum. Hani her şey güllük gülistanlık olsa da şikayet edecek bir şey bulan tipler. Felaket tellalı gibi, adeta “ben demiştim” demek için konuşanlar, yaşayanlar. Siz tam “anı” yakalamışken, ne “an” bırakanlar, ne gelecek ne de geçmiş. Sanki her şeyde bir kusur aramak için hayata gelmişler. Dünyanın en keskin gözüne, en keskin duyusuna sahip tek kişisi zannederler kendilerini. Bir çeşit detektör gibidirler: “kusur arama detektörleri”. Eminim hiç düşünmemişsinizdir etrafınızdaki “detektörü” bulmak için. Çünkü o karşınızda ayna gibi duruyordur. Tamam kabul, böyle kimseler var, var olmasına ama böyle insanları hayatınızdan uzak tutmanın yollarını öğreneceğiniz bir kurum da olsaydı keşke. Hadi uzak tutamıyoruz, hiç olmazsa onlarla başetmenin yollarını bilmemiz gerekir. Bu mesele gerçekten de üzerinde durulması gereken bir mesele, asla hasır altı etmemelisiniz ki, hayatınız da hasır altı olmasın. Ben bu kişilikte ki insanların lügatinden “mutlu ...

BİR EŞ, BİR ANNEYKEN KADIN YAZAR OLUNCA

Yazar Beyefendilere... El yordamıyla gözleini açmadan telefonunu buldu ve alarmını kapattı. Yeni bir gün daha başlıyor diye geçirdi içinden, hayırlı geçer inşaallah diye dua etmeyi de ihmal etmedi. Her gün ki gibi bir gündü bugün de. Handan hanım yataktan bu rehavetle kalkışın sonrasında olacak koşturmalrı gayet iyi biliyordu. Çünkü o bir eş, çünkü o bir anne, çünkü o bir yazar aynı zamanda. Genelde eş ve çocuklar aynı saatlerde yollara dökülüyorlar, evde bir tek minik kızı Hande kalıyordu. Ama iki oğlunun ve eşinin kahvaltı yapıp, hazırlanıp evden çıkmaları tam bir olağanüstü hal durumu gibidir. Arkalarından kapıyı kapattığı an derin bir ohla gelen rahatlıkla birlikte, savaştan zaferle çıkmış bir kumandanın ruh haliyle koltuğuna kurulup laptopunu eline alır. Şanslı günündeyse minik Hande biraz daha uyur, handan hanım da gündemdekileri takip etmeye fırsat bulur. Çok hızlı bir taramadan sonra ( şükür, Hande hala uyuyor) aklına çamaşırları makineye koymak geldiği için ışık hızıyla ...

ÖLÇÜLÜ BİR YAZI

Bir gün Tolstoy ile Maksim Gorki Kırım’da gezinirlerken Tolstoy bir kuşun ötüşünü duyar. Kuşu merak ettiğini hisseden Gorki, Tolstoy’a daha bu ne kuşudur dedirtmeden ispinoz olduğunu söyler. İspinozun hep aynı öttüğünü de sözüne ilave eder.. Sonra filozofiye dalıverirler.Tolstoy bir husustaki görüşlerine muhalif şeyler söyler. Oysa daha önce farklı düşünmüş farklı söylemiştir. Bu farklılığı gören Gorki hemen soruverir; "Üstad! Önceleri böyle düşünmüyordun, farklı düşünüyordun.Oysa görüyorum ki şimdi yeni şeyler söylüyorsun.Kendinle çelişmiyor musun? " Tolstoy şu cevabı verir : "Gorki! Ben ispinoz kuşu değilim ki her zaman aynı türküyü söyleyeyim. İnsan kalbinin bin türlü nağmesi var. Bugün de başka bir nağmemi terennüm ediyorum..." "İnsan kalbinin bin türlü nağmesi var." Tolstoy bu sözünde ispinoz kuşunun kendinde uyandırdığı güzel hislerin çeşitliliğini anlatmak istemiş.İnsanın hislerinin çeşitliliğiyle insan olacağını vurgulamış. Doğrudur, insan h...

SANATKAR NEYE HİZMET EDER

“Sanat, kendi kurallarını yaratmak ve onları yaşama cesareti göstermektir.” Demiş biri. Kim demiş önemli değil. Bu cümle üzerinde tartışılabilir. Ama bir gerçek var ki, sanatkar olmak, ortaya sanatkarane bir şeyler koymak bir yaşam biçimidir. “Olmak” gibi bir eylemden söz ediyoruz. “Olmak” için yapılması gereken işler, geçilmesi gereken aşamalar vardır. İşte bu tartışılamaz. Sanatkar ünvanını hakeden insanların hayatına şöyle bir göz attığımız da, hemen hepsinde varolan bazı ortak noktalar görürürüz. Tüm bu değerli insanlar, sanatkarlar hayatlarını –diğeri- olarak yaşamayı göze almış kimselerdir. Bu sanatkar olmak için elzemdir. Sanatkar insan her türlü duyguya, her türlü sıkıntıya aşinadır. Sevmekten tutun da ölmeye kadar, en iyi onlar bilir. Bu sebeple de en iyi onlar anlatır.İsterseniz edebiyat dünyasından , isterseniz de görsel sanatlar dünyasından hangi sanatkarı ele alırsanız alın, bu gerçek değişmez. Sanatkarlar yaşadıkları devirlere ayna olmuş kimselerdir. Tarih boyunca da...

AVARE YAZILAR III

Dehşetle fırladım yatağımdan. Bu nasıl bir ses ya Rabbi!.. Kulaklarım uğulduyor. ne yaptığımı bilmez bir halde sağa sola koşturuyorum. Hey çekilsene önümden. Dehşetim daha da artıyor. bu çarptığım kişi benim. Doğru ya evde benden başka kimse de yoktu zaten. Ama ben... Ben buradayım, ben benim, o kim ozaman. Neden gözlerini kapatmış elleriyle? Biri daha dolanıyor sanki ortalıkta; olamaz! o da ben...Kulaklarını tıkamış vaziyette geziyor. bir ben daha başını önüne eğmiş...bir daha bir daha ....Yok olmaz böyle bir şey , bu bir kabus, uyanmalıyım...Uyanmalıyım... Uyandım. Çok şükür bu bir rüyaymış, Saat gecenin bilmem kaçı...Perdeyi aralayıp camdan bakıyorum, bir sürü insan dışarıda şuursuzca yürüyorlar, Kadın- erkek, hepsi prezantabl ama hiç birinin kafası yok...Geri geri çekiliyorum pencereden...Bir kez daha dehşetle uyanıyorum...Çok şükür diyorum taaa yürekten.. Mutfağa gidip bir bardak su alıyorum kendime...Üç yudumda içiyorum...İçim ferahlıyor biraz...Elimi yüzümü yıkasam iyi gel...